Popüler Yayınlar

4 Mart 2026 Çarşamba

Bir Öğretmenin Yol Hikayesi

Dün akşamdan beri Fatma öğretmenin öldürüldüğünü öğrendiğimde içimde bir yer çöktü. Sadece bir meslektaşımı kaybetmenin acısı değildi bu. O haberle birlikte yıllardır zihnimin bir köşesine kaldırdığımı sandığım hatıralar bir bir yerinden oynadı. Bir öğretmenin öldürülmesi, sadece bir insanın hayatını kaybetmesi değildir. Bir sınıfın ışığının sönmesidir. Bir kara tahtanın yarım kalan cümlesidir. Bir çocuğun bir daha “hocam” diyemeyecek olmasıdır. Haberi okurken ellerim titredi. Ve birden yıllar öncesine gittim. Öğretmenliğe ilk başladığım yıllardı. Yolum Esenler Karabayır’a düşmüştü. Her gün beş saatlik bir yol… İki buçuk saat gidiş, iki buçuk saat dönüş. Ama ben o yolu yorgunlukla değil umutla yürüyordum. Belki bir çocuğun hayatında bir ışık yakarım diye. Belki bir cümlem bir kaderin yönünü değiştirir diye. Gençtim. İnanıyordum. Ama öğretmenlik sadece idealizm değilmiş; bazen cesaretmiş, bazen yalnızlıkmış. Henüz 21-22 yaşlarında bir öğrencim vardı. Sınırı aşan sözler söylediğinde, mesleki duruşumu koruyarak idareye gittim. Aldığım cevap hâlâ kulaklarımda: “Hocam, siz yanlış anlamışsınızdır.” O gün yalnız hissettim. Bir öğretmenin en çok ihtiyaç duyduğu şey, arkasında bir kurum olduğunu bilmektir. Kapılar kapandığında insanın içindeki güven de biraz kapanıyor. Dersime girmeyen, sınav kağıdına adını yazıp çıkan bir öğrenciyi sırf geçsin diye geçirmek istemedim. Notunu hak ettiği gibi verdim. Trafik dersinden kaldı. Takdir alamadı. Öğretmenler odasında bunun konuşulduğunu hatırlıyorum. Beni tebrik edenler oldu. Ben de onları tebrik ettim. “Bu çocuğa takdir verecek kadar not verdiğiniz için.” İroni bazen insanın tek savunma mekanizması oluyor. Son gün okula gitmediğim bir günde, o öğrencinin bana zarar vermek için geldiğini sonradan öğrendim. Beni bulamayınca karnesini bahçede parçalamış. O anı düşündükçe hâlâ ürperirim. Hayat bazen bir tesadüfle devam ediyor. Sonra tayinim Tuzla’ya çıktı. Yeni bir başlangıç sandım. Ama orada da başka gerçeklerle karşılaştım. Suça meyilli çocuklar, parçalanmış aileler… Bir öğrencimin babasının kendi çocuğuna torbacılık yaptırdığını öğrendiğimde içimde bir şey kırılmıştı. O çocuğun gözlerindeki boşluğu unutamıyorum. Disiplinle değil, destekle kurtulması gereken hayatlar vardı ama sistem çoğu zaman yetişemiyordu. Yıllar sonra başka bir okulda bir sabah, derste uyuyan bir öğrenciyi uyandırdım diye ertesi gün okula bıçakla geldiğini öğrendim. Beni bulamayınca bir arkadaşını yaraladı. Hapse girdi. Poliste verdiği ifadede niyetinin beni bıçaklamak olduğunu söylediğini duyduğum an, zaman dondu. Bir öğretmen olarak kendi ölüm ihtimalinizi resmi bir ifadede okumak… Tarif edilemez. Şimdi o çocuk hâlâ suça karışıyor. Giriyor, çıkıyor. Giriyor, çıkıyor. Sanki hayatı bir cezaevi kapısından ibaret. Fatma öğretmenin haberi işte tüm bunları yeniden hatırlattı bana. Biz sınıfa sadece ders anlatmaya girmiyoruz. Bazen bir öfkeyi yönetmeye, bazen bir travmayı yumuşatmaya, bazen de bir suçu geciktirmeye giriyoruz. Ama hiçbir öğretmen hayatını riske atmak zorunda kalmamalı. Öğretmenlik kutsal diyoruz. Evet, kutsal. Ama kutsal olan korunmalı. Özellikle meslek liselerinde güvenlik önlemleri artırılmalı. Risk analizleri yapılmalı. Rehberlik servisleri güçlendirilmeli. Öğretmen yalnız bırakılmamalı. Çünkü biz kahraman değiliz. Biz sadece işini iyi yapmak isteyen insanlarız. Bugün çok üzgünüm. Bir meslektaşımı kaybetmenin hüznüyle, geçmişte atlattığım tehlikeleri yeniden hatırlamanın ağırlığı iç içe. Ama şunu da biliyorum: Yarın yine sınıfa gireceğim. Çünkü bütün karanlığa rağmen bir tek öğrencinin bile yolu değişebiliyorsa, o ışığı yakmaya devam etmek gerekir. Korkuyla değil, bilinçle. Yalnız değil, destekle. Ve en önemlisi, korunarak. Çünkü bir öğretmenin hayatı, bir haber başlığı olmamalı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder